UMUTSUZLUK
İzmir-1988
Bütün kapılar kapandı
Işıklar söndü
Karanlık çöktü
İçimize
Bütün renkler
Bütün izler silindi
Hüzün taş kesildi
Ve her şey
Yalandı
Ne alev kaldı ne kor
Küller tepelerden savruldu
Bir bulut
Yağmursuz
Vadiler kupkuru
Şimşekler sessizliğe sığındı
Ve bir orman
Issızlığa teslim
Dallar donakaldı
Umut
Yaprak yaprak
Parçalandı
Fırtınalar dindi
Sular Duruldukça duruldu
Liman
Sessiz-sakin
Bir gemi
Yelkeni yok-tayfasız
Bir kıyı yanı başında
Bir kıyı çok uzakta
Rüzgârsızlığı
Anlamadı
Mevsimler bitti
Ne bahar var
Ne kış
Hasadı yok
Harmanı yok
Düşlerin
İnsan
Umutsuzluk
Sarmalından
Kurtulamadı
Necmettin AYKAN
7 Ocak 2009 Çarşamba
C A N
15/07/2005
Can,
Akılla daha can
Ne yaparsak yapalım
Yaptığımız insanca.
Düşündüğümüz
Söz olunca
Daha güzel
Susmak insanca.
Kördüğümdür yaşam
Çözdükçe
Anlam kazanır
Çabalama insanca.
Kalabalıklar içinde
Yalnızlık
Sonsuzluk gibidir
Bilinmezlik insanca.
Ne su
Bizim içindir
Ne hava
Güneşin aydınlığınca
Varız
Bilmek insanca.
Sevmek tutunmaktır
Duygularla
Yaşamak insanca.
Vazgeçme
Her gece
Sabahla biter
Sabrımız
Direncimiz insanca.
DEDEN
Necmettin AYKAN
15/07/2005
Can,
Akılla daha can
Ne yaparsak yapalım
Yaptığımız insanca.
Düşündüğümüz
Söz olunca
Daha güzel
Susmak insanca.
Kördüğümdür yaşam
Çözdükçe
Anlam kazanır
Çabalama insanca.
Kalabalıklar içinde
Yalnızlık
Sonsuzluk gibidir
Bilinmezlik insanca.
Ne su
Bizim içindir
Ne hava
Güneşin aydınlığınca
Varız
Bilmek insanca.
Sevmek tutunmaktır
Duygularla
Yaşamak insanca.
Vazgeçme
Her gece
Sabahla biter
Sabrımız
Direncimiz insanca.
DEDEN
Necmettin AYKAN
5 Ocak 2009 Pazartesi
G Ü Z E L İ M Y E L İ N
15/07/2005
Yol Gitmek,
El tutmak içindir.
Lâl olur dil
İçindekini söylemese.
Nerden bileceksin
Sabah olduğunu
Güneş
Pencerenden
Süzülmese.
Umut içimizde
Tomurcuk gibidir,
Açmaz
Sevgiyle beslenmese.
Yumak
Yumak kalır
Dokunmak için
Çözülmese.
Sen güvensin
Kendine,
Ve sen
Sen olursun
Kimse bilmese.
Dünyalar
Benim olur,
Güzelim YELİN
Üzülmese.
Necmettin AYKAN
DEDEN
15/07/2005
Yol Gitmek,
El tutmak içindir.
Lâl olur dil
İçindekini söylemese.
Nerden bileceksin
Sabah olduğunu
Güneş
Pencerenden
Süzülmese.
Umut içimizde
Tomurcuk gibidir,
Açmaz
Sevgiyle beslenmese.
Yumak
Yumak kalır
Dokunmak için
Çözülmese.
Sen güvensin
Kendine,
Ve sen
Sen olursun
Kimse bilmese.
Dünyalar
Benim olur,
Güzelim YELİN
Üzülmese.
Necmettin AYKAN
DEDEN
SUÇLU SADECE BUNLAR MI?
Necmettin AYKAN
AKP iktidar olduktan sonra, rejimle ilgili kaygılar artarak sürüyor. Bir taraftan yasal düzenlemelerle, öbür yandan kadrolaşarak, bazen sinsice, bazen açıktan açığa geriye gidişin önündeki engeller kaldırılmaya çalışılıyor. Kurumsal dirençler ortaya çıktıkça sorun zamana yayılarak yeni fırsatlar kollanıyor, her uygun koşul anında değerlendiriliyor ve bu kararlılıkla sürdürülüyor.
İktidar, bu alanda sayısal çoğunluğundan güç aldığı gibi, iç ve dış, “Cumhuriyet” ve “Devrim” karşıtlarının çabalarını da arkasına alarak, bu yolda doludizgin gitmektedir. Bu gidişin nasıl sonuçlanacağı, ülkemizin hangi badirelerle karşı karşıya kalacağı aklı-başında, sağduyu sahibi herkes tarafından az çok kestirilmektedir.
Bu duruma nasıl gelindi? Acaba suçlu, sadece bu iktidar kadroları ve yandaşları mı? Bunlar hangi yanlış politikaların ürünü? Bu politikaların başlangıcı neresi, başlatıcıları kim? Bunları da bilmeye, tanımaya hatta yargılamaya hakkımız yok mu?
İlerici-Gerici çatışmalarının Osmanlı’nın yenileşmeye yönelmesiyle başladığını biliyoruz. Osmanlı’nın yıkılışı, Cumhuriyetin kuruluşunu sağladı. Bunu, ilericilerin bir zaferi olarak da yorumlayabiliriz
Cumhuriyeti kuranların gücü karşısında, gericiler sinmiş, sütre gerisine çekilerek uygun zamanın gelmesini, uygun koşulların ortaya çıkmasını beklemeye koyulmuşlardır.
Atatürk döneminde ki çok partili sisteme geçme denemelerinde nasıl hortladıklarını, fırsatını bulunca nasıl başkaldırılarda bulunduklarını biliyoruz.
Cumhuriyet kurucuları, hem cumhuriyetin, hem de devrimlerin yerleşip kökleşmesini sağlamak için örgün ve yaygın eğitim kurumlarına önem vererek okullaşma yanında Halkevleri, Halkodaları, Köy Enstitüleri gibi toplumu her kesimiyle kapsayan bir dönüşüm projesini hayata geçirdiler. Gerici ve çağ dışı akımların önü ancak top yekûn eğitim yoluyla kesilebileceği biliniyordu. Çağdaşlaşma savaşı ancak beyinlerle kazanılır. Bu değerlerle donatılmamış beyinlerden Cumhuriyet ve Devrim değerlerinin korunup geliştirilmesi beklenemez. Bu uzun soluklu bir süreçti.
Birkaç kuşak boyu sürmesi gereken bu süreç sağlanamadan yeni bir döneme geçildi.
Çok partili demokratik düzen; Yıl 1945.
Cumhuriyet ve Devrimler emekleme çağında. Bir kuşağın üçte bir yaşında.
1945 sonrası çok partili hayata geçiş rejimin demokratikleşmesinin önünü açarken; “Cumhuriyet”in ve “Devrim”lerin yönünü değiştirmenin, hızını kesmenin de başlangıcı sayılabilir.
Demokratik çok partili bir düzen kurmanın onurunu taşıyan Cumhuriyet Halk Partisi, geriye gidişin ilk sinyallerini de vermeye başlamış bir bakıma kendi felsefesine ters bir tutumun ilk örneklerini vermişti.
Bu biraz da 1946 seçimlerinden sonra Demokrat Parti’nin güçlenmesinin önünü kesmeye dönük, yanlış, cılız ama ilericiler için çok büyük ödünlerdi.
Köy Enstitülerini savunamama, kurucularını görevlerinden uzaklaştırma, dini eğitimin önünü açma Cumhuriyet Halk Partisine bir şey kazandırmamış, ama cumhuriyetin doğrultusundan sapılabileceğinin de mümkün olacağının ilk örneklerini vermişti.
Demokrat Parti, demokratikleşme talepleri, düşleri ve düşünceleri olan pek çok kişi yanında “Toprak Reformu” karşıtları ile “Cumhuriyet Devrimleri”ni içine sindirememiş, “Aydınlanma” “Çağdaşlaşma” karşıtlarının, -bir bakıma karşı devrim düşüncesini içinde taşıyan çevrelerin- partisi oldu.
Köy Enstitüleri, Halkevleri ve Halkodaları karşıtlığının arka planında, “Aydınlanma” karşıtlığının olduğu kuşkusuzdur. “Halkın”, özellikle de “köylünün” uyanması, yeni demokratik, sosyal, ekonomik, kültürel haklar talep etme bilincine kavuşması, bu geri kalmışlıktan “nema” bekleyenleri endişeye sokuyordu. Uyanış halkalarının genişleyerek toplumun bütün kesimlerini kapsaması, “ağaları”, “şeyhleri” tedirgin ediyordu. Bunlar “Demokrat Parti”nin şemsiyesi altında kendilerini güvenceye alma olanağı buldular.
Demokrat Parti kurucularının ilk siyasal söylemleri, “İkinci Dünya Savaşı” sonrası “Amerika” ve diğer “Batılı Devletlere” koşut, “Demokratik” bir “Siyasal Sistem”in yerleşmesine katkıda bulunmak; “Tek Parti” yönetimine alternatif olmaktı. Ama bu “Cumhuriyet Halk Partisi”nden daha ilerici bir parti olmayı amaçlamıyordu.
Çağdaşlaşma karşıtlarının önü açılmışı.
Bununla birlikte, kurucuların, Cumhuriyet Halk Partisi içinden gelmeleri “Cumhuriyet” ve “Devrimler” in “zaafa” uğratılmayacağı “düşlerinin” kurulmasını da sağlıyordu.
Umulan ve beklenen olmadı.
1950 Seçimleriyle iktidar olan Demokrat Parti, ilk iş olarak Türkçe Ezanı Arapça’ya çevirdi, Halk Evlerini, Halk Odalarını, Köy Enstitülerini kapattı, toprak reformunu rafa kaldırdı, eğitimde dinselleşmenin ilk adımlarını attı.
Bu dönem hüsranla bitti.
27 Mayıs 1960 Devrimi, “Çağdaşlaşma” yolundan sapan “Rejimi” yeniden “Rayına” soktu. “Modern” bir “Anayasa” yaptı. Sistemi “Anayasal Güvencelere” sahip kurumlarla donattı.
1963 seçimlerinden sonra, Demokrat Parti’nin devamı olan “Adalet Partisi” iktidarı ele geçirdi. Adalet Partisi, geriye gidişte Demokrat Partinin bıraktığı noktadan işe başladı.
Adalet Partisinin Genel başkanı Süleyman Demirel, Türkiye’de dinsel gerici akımların yayılma ve gelişmesinin başlıca mimarı ve sorumlusudur. Kuran Kurslarının, İmam Hatip Okullarının, İslam Enstitülerinin devletin resmi eğitim kurumları içinde serpilip gelişmesinin, laik eğitime karşı program ve kadrolarla güçlendirilmesinin, başlıca sorumlusudur.
1970’lerde Ecevit, Cumhuriyet ve Devrim değerlerine karşıtlığı ile tanınmış bir Erbakan’la koalisyon yapmakla onun politikalarının hem “Toplumda”, hem de “Devlette” kabul edilebilirliğinin yolunu açmış, “Fetullah Gülen”e yaklaşımı ile ilericilerin umutlarını kırmış, gericilerin sempatisini toplamayı partisinin politikası haline getirmişti.
12 Eylülcülerin siyasi körlüğü Cumhuriyete ve onun getirdiği değerlerin çökertilmesine neden olmuş, güç-bela yetişmiş kadroları silmiş süpürmüş, gericilerin ekmeğine yağ sürmüştü.
Bu sürecin yarattığı Turgut Özal, ustası Süleyman Demirel’den geri kalmayan bir hızla toplumda ve devlette dinselleşmeye önayak olmuştu.
Bayan Başbakan Tansu Çiller, dindar gözükme adına görüntü vermeyi marifet sanmış, toplumda ve devlette dinselleşmenin bir numaralı savunucu ve sabıkalısı Erbakan’ın partisiyle koalisyon kurmuş ve “yirmi sekiz şubat”a toslayarak iktidarı son bulmuştu.
28 Şubatla “Devlette Dinselleşme ve Geriye Gidiş” in hızı kesilmiş, yeni bir “Siyasal Rota “ düzeltilme denemesi yapılmıştı. Tek somut uygulama “İlköğretim ve Eğitim” süresinin sekiz yıla çıkarılması ve “Kuran Kursları”na kısmen sınırlandırma getirilmesi olmuştu.
Görüldüğü gibi 1945’den itibaren bütün sağ iktidarlar geriye gidişin altyapısının oluşturulmasında elinden gelen her şeyi yapmıştı.
Bunların karşısında devrimlerden, çağdaşlıktan yana politikalar oluşturamayan, öngörüsüz sol ve sosyal demokrat partiler pasiflikleri ile bugünkü şeriatçı bu iktidarın değirmenine su taşımışlardır.
Ve yine “ÖNGÖRÜ”den yoksun “SAĞ” siyasal partiler ve politikacılar”; “Arka Bahçeleri” sandıkları kurumlarda yetiştirdiklerinin “Adalet ve Kalkınma Partisi” adında yeni bir parti kurarak beklenmedik bir anda “İktidarı” ele geçirmesi karşınında şaşkına dönmüş neye uğradıklarını anlamadan yok olma düzeyine inmişlerdir.
DYP’si, ANAP’ı, MHP’si, SP’ si ve DSP’si ülkenin iç ve dış politikalarında içine düşülen büyük ve tehlikeli gidişi görmezden gelerek, hala türban gibi, karşı devrim simgesi bir bez parçasından pay kapma yarışına soyunmuşlar ve bunu dini özgürlük adıyla perdelemeye çalışmaktadırlar.
Cumhuriyet Kadının uygarca ve çağdaş değerlerle yaşama hakkı göz ardı edilerek.
Çağdaş Türkiye Cumhuriyetinin çökertilmekte olduğunun farkına varılmayarak.
Utanılacak bir büyük ittifakla.
Devrimlerden yana, çağdaşlıktan yana partiler, sivil toplum örgütleri, odalar, sendikalar bu geriye gidiş karşısında dağınık, suskun ve işlevsiz.
Ve hepsi:
“Atatürkçü”, “Mustafa Kemalci”.
Acaba suçlu sadece AKP’ mi?
Cumhuriyetin getirdiği çağdaş değerlerden hızla uzaklaşıp rejimin içini boşaltarak toplumsal ve kültürel geriliğin çukuruna yuvarlanmamızda:
NE DE ÇOK SABIKALI VAR DEĞİL Mİ?
Not: Bu yazı 2005’te yazılmış ve Cumhuriyet gazetesine gönderilmişti. Ancak yayınlanmamıştı. Yıl 2009 artık gerici yönetimin ele geçirmediği tek bir kurum ve kuruluş kalmadı. Devletin tepesinden tabanına kadar.01/o1/2009
Çağdaşlaşma rüyaları görenlere geçmiş olsun.
Necmettin AYKAN
Necmettin AYKAN
AKP iktidar olduktan sonra, rejimle ilgili kaygılar artarak sürüyor. Bir taraftan yasal düzenlemelerle, öbür yandan kadrolaşarak, bazen sinsice, bazen açıktan açığa geriye gidişin önündeki engeller kaldırılmaya çalışılıyor. Kurumsal dirençler ortaya çıktıkça sorun zamana yayılarak yeni fırsatlar kollanıyor, her uygun koşul anında değerlendiriliyor ve bu kararlılıkla sürdürülüyor.
İktidar, bu alanda sayısal çoğunluğundan güç aldığı gibi, iç ve dış, “Cumhuriyet” ve “Devrim” karşıtlarının çabalarını da arkasına alarak, bu yolda doludizgin gitmektedir. Bu gidişin nasıl sonuçlanacağı, ülkemizin hangi badirelerle karşı karşıya kalacağı aklı-başında, sağduyu sahibi herkes tarafından az çok kestirilmektedir.
Bu duruma nasıl gelindi? Acaba suçlu, sadece bu iktidar kadroları ve yandaşları mı? Bunlar hangi yanlış politikaların ürünü? Bu politikaların başlangıcı neresi, başlatıcıları kim? Bunları da bilmeye, tanımaya hatta yargılamaya hakkımız yok mu?
İlerici-Gerici çatışmalarının Osmanlı’nın yenileşmeye yönelmesiyle başladığını biliyoruz. Osmanlı’nın yıkılışı, Cumhuriyetin kuruluşunu sağladı. Bunu, ilericilerin bir zaferi olarak da yorumlayabiliriz
Cumhuriyeti kuranların gücü karşısında, gericiler sinmiş, sütre gerisine çekilerek uygun zamanın gelmesini, uygun koşulların ortaya çıkmasını beklemeye koyulmuşlardır.
Atatürk döneminde ki çok partili sisteme geçme denemelerinde nasıl hortladıklarını, fırsatını bulunca nasıl başkaldırılarda bulunduklarını biliyoruz.
Cumhuriyet kurucuları, hem cumhuriyetin, hem de devrimlerin yerleşip kökleşmesini sağlamak için örgün ve yaygın eğitim kurumlarına önem vererek okullaşma yanında Halkevleri, Halkodaları, Köy Enstitüleri gibi toplumu her kesimiyle kapsayan bir dönüşüm projesini hayata geçirdiler. Gerici ve çağ dışı akımların önü ancak top yekûn eğitim yoluyla kesilebileceği biliniyordu. Çağdaşlaşma savaşı ancak beyinlerle kazanılır. Bu değerlerle donatılmamış beyinlerden Cumhuriyet ve Devrim değerlerinin korunup geliştirilmesi beklenemez. Bu uzun soluklu bir süreçti.
Birkaç kuşak boyu sürmesi gereken bu süreç sağlanamadan yeni bir döneme geçildi.
Çok partili demokratik düzen; Yıl 1945.
Cumhuriyet ve Devrimler emekleme çağında. Bir kuşağın üçte bir yaşında.
1945 sonrası çok partili hayata geçiş rejimin demokratikleşmesinin önünü açarken; “Cumhuriyet”in ve “Devrim”lerin yönünü değiştirmenin, hızını kesmenin de başlangıcı sayılabilir.
Demokratik çok partili bir düzen kurmanın onurunu taşıyan Cumhuriyet Halk Partisi, geriye gidişin ilk sinyallerini de vermeye başlamış bir bakıma kendi felsefesine ters bir tutumun ilk örneklerini vermişti.
Bu biraz da 1946 seçimlerinden sonra Demokrat Parti’nin güçlenmesinin önünü kesmeye dönük, yanlış, cılız ama ilericiler için çok büyük ödünlerdi.
Köy Enstitülerini savunamama, kurucularını görevlerinden uzaklaştırma, dini eğitimin önünü açma Cumhuriyet Halk Partisine bir şey kazandırmamış, ama cumhuriyetin doğrultusundan sapılabileceğinin de mümkün olacağının ilk örneklerini vermişti.
Demokrat Parti, demokratikleşme talepleri, düşleri ve düşünceleri olan pek çok kişi yanında “Toprak Reformu” karşıtları ile “Cumhuriyet Devrimleri”ni içine sindirememiş, “Aydınlanma” “Çağdaşlaşma” karşıtlarının, -bir bakıma karşı devrim düşüncesini içinde taşıyan çevrelerin- partisi oldu.
Köy Enstitüleri, Halkevleri ve Halkodaları karşıtlığının arka planında, “Aydınlanma” karşıtlığının olduğu kuşkusuzdur. “Halkın”, özellikle de “köylünün” uyanması, yeni demokratik, sosyal, ekonomik, kültürel haklar talep etme bilincine kavuşması, bu geri kalmışlıktan “nema” bekleyenleri endişeye sokuyordu. Uyanış halkalarının genişleyerek toplumun bütün kesimlerini kapsaması, “ağaları”, “şeyhleri” tedirgin ediyordu. Bunlar “Demokrat Parti”nin şemsiyesi altında kendilerini güvenceye alma olanağı buldular.
Demokrat Parti kurucularının ilk siyasal söylemleri, “İkinci Dünya Savaşı” sonrası “Amerika” ve diğer “Batılı Devletlere” koşut, “Demokratik” bir “Siyasal Sistem”in yerleşmesine katkıda bulunmak; “Tek Parti” yönetimine alternatif olmaktı. Ama bu “Cumhuriyet Halk Partisi”nden daha ilerici bir parti olmayı amaçlamıyordu.
Çağdaşlaşma karşıtlarının önü açılmışı.
Bununla birlikte, kurucuların, Cumhuriyet Halk Partisi içinden gelmeleri “Cumhuriyet” ve “Devrimler” in “zaafa” uğratılmayacağı “düşlerinin” kurulmasını da sağlıyordu.
Umulan ve beklenen olmadı.
1950 Seçimleriyle iktidar olan Demokrat Parti, ilk iş olarak Türkçe Ezanı Arapça’ya çevirdi, Halk Evlerini, Halk Odalarını, Köy Enstitülerini kapattı, toprak reformunu rafa kaldırdı, eğitimde dinselleşmenin ilk adımlarını attı.
Bu dönem hüsranla bitti.
27 Mayıs 1960 Devrimi, “Çağdaşlaşma” yolundan sapan “Rejimi” yeniden “Rayına” soktu. “Modern” bir “Anayasa” yaptı. Sistemi “Anayasal Güvencelere” sahip kurumlarla donattı.
1963 seçimlerinden sonra, Demokrat Parti’nin devamı olan “Adalet Partisi” iktidarı ele geçirdi. Adalet Partisi, geriye gidişte Demokrat Partinin bıraktığı noktadan işe başladı.
Adalet Partisinin Genel başkanı Süleyman Demirel, Türkiye’de dinsel gerici akımların yayılma ve gelişmesinin başlıca mimarı ve sorumlusudur. Kuran Kurslarının, İmam Hatip Okullarının, İslam Enstitülerinin devletin resmi eğitim kurumları içinde serpilip gelişmesinin, laik eğitime karşı program ve kadrolarla güçlendirilmesinin, başlıca sorumlusudur.
1970’lerde Ecevit, Cumhuriyet ve Devrim değerlerine karşıtlığı ile tanınmış bir Erbakan’la koalisyon yapmakla onun politikalarının hem “Toplumda”, hem de “Devlette” kabul edilebilirliğinin yolunu açmış, “Fetullah Gülen”e yaklaşımı ile ilericilerin umutlarını kırmış, gericilerin sempatisini toplamayı partisinin politikası haline getirmişti.
12 Eylülcülerin siyasi körlüğü Cumhuriyete ve onun getirdiği değerlerin çökertilmesine neden olmuş, güç-bela yetişmiş kadroları silmiş süpürmüş, gericilerin ekmeğine yağ sürmüştü.
Bu sürecin yarattığı Turgut Özal, ustası Süleyman Demirel’den geri kalmayan bir hızla toplumda ve devlette dinselleşmeye önayak olmuştu.
Bayan Başbakan Tansu Çiller, dindar gözükme adına görüntü vermeyi marifet sanmış, toplumda ve devlette dinselleşmenin bir numaralı savunucu ve sabıkalısı Erbakan’ın partisiyle koalisyon kurmuş ve “yirmi sekiz şubat”a toslayarak iktidarı son bulmuştu.
28 Şubatla “Devlette Dinselleşme ve Geriye Gidiş” in hızı kesilmiş, yeni bir “Siyasal Rota “ düzeltilme denemesi yapılmıştı. Tek somut uygulama “İlköğretim ve Eğitim” süresinin sekiz yıla çıkarılması ve “Kuran Kursları”na kısmen sınırlandırma getirilmesi olmuştu.
Görüldüğü gibi 1945’den itibaren bütün sağ iktidarlar geriye gidişin altyapısının oluşturulmasında elinden gelen her şeyi yapmıştı.
Bunların karşısında devrimlerden, çağdaşlıktan yana politikalar oluşturamayan, öngörüsüz sol ve sosyal demokrat partiler pasiflikleri ile bugünkü şeriatçı bu iktidarın değirmenine su taşımışlardır.
Ve yine “ÖNGÖRÜ”den yoksun “SAĞ” siyasal partiler ve politikacılar”; “Arka Bahçeleri” sandıkları kurumlarda yetiştirdiklerinin “Adalet ve Kalkınma Partisi” adında yeni bir parti kurarak beklenmedik bir anda “İktidarı” ele geçirmesi karşınında şaşkına dönmüş neye uğradıklarını anlamadan yok olma düzeyine inmişlerdir.
DYP’si, ANAP’ı, MHP’si, SP’ si ve DSP’si ülkenin iç ve dış politikalarında içine düşülen büyük ve tehlikeli gidişi görmezden gelerek, hala türban gibi, karşı devrim simgesi bir bez parçasından pay kapma yarışına soyunmuşlar ve bunu dini özgürlük adıyla perdelemeye çalışmaktadırlar.
Cumhuriyet Kadının uygarca ve çağdaş değerlerle yaşama hakkı göz ardı edilerek.
Çağdaş Türkiye Cumhuriyetinin çökertilmekte olduğunun farkına varılmayarak.
Utanılacak bir büyük ittifakla.
Devrimlerden yana, çağdaşlıktan yana partiler, sivil toplum örgütleri, odalar, sendikalar bu geriye gidiş karşısında dağınık, suskun ve işlevsiz.
Ve hepsi:
“Atatürkçü”, “Mustafa Kemalci”.
Acaba suçlu sadece AKP’ mi?
Cumhuriyetin getirdiği çağdaş değerlerden hızla uzaklaşıp rejimin içini boşaltarak toplumsal ve kültürel geriliğin çukuruna yuvarlanmamızda:
NE DE ÇOK SABIKALI VAR DEĞİL Mİ?
Not: Bu yazı 2005’te yazılmış ve Cumhuriyet gazetesine gönderilmişti. Ancak yayınlanmamıştı. Yıl 2009 artık gerici yönetimin ele geçirmediği tek bir kurum ve kuruluş kalmadı. Devletin tepesinden tabanına kadar.01/o1/2009
Çağdaşlaşma rüyaları görenlere geçmiş olsun.
Necmettin AYKAN
Kaydol:
Yorumlar (Atom)